• .

Allah Sevgisine Muhabbetullah’a Erebilmek

En son güncellendiği tarih: May 5


Kaynaklarımızda “din” kelimesi kavram olarak şöyle tarif edilmiştir: “Din, akıl sahiplerini, kendi irâdeleriyle dünyâda salâha, inşası felâha sevkeden, Allah tarafından konulmuş bir kanundur”. Başka bir ifâdeyle, Din, Allah ile kul arasındaki münâsebeti düzenleyen, Allah tarafından konulmuş bir kanundur. Nasıl olur “Allah ile kul” arasındaki münâsebet? Konu yakından incelendiğinde Allah ile kul arasındaki münâsebetin dört şekilde tezahür ettiğini görürüz:


1.Ontolojik Münâsebet: Yaratan ve Yaratılan şeklinde. Bu münâsebetin anlamı şudur: Yüce Allah (cc) bütün varlık âleminin yegâne yaratıcısıdır. O’nun “hâlık” ism-i şerifi varlık âlemi üzerinde her an tecellî etmektedir. Mü’min, Yüce Rabbinin bu tecellîsini gerek kendi üzerinde gerekse etrafında eşya üzerinde olup biten şeylerle her an görür ve idrak eder. Bu tecellîler karşısında kemâl-i hürmetle eğilir ve kendini “Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir”2 demekten kendini alamaz. Mü’minin zihin dünyâsı varlık âlemindeki her şeyi bu idrak içindekavrar ve hep bu düşünce etrafında îtikâdî bütünlüğünü korumaya, yaradanından bir an olsun gâfil olmamaya çalışır.


2.Haberleşme Münâsebeti: Bu münâsebet dikey bir münâsebettir. Kulun Yüce Rabbiyle olan haberleşme münâsebeti Vahy ve Duâ şeklinde olur. Allâh’ın (cc) kuluna hitâbı Peygamberler aracılığıyla vahiyle olur; kulun Allâh’a (cc) karşı olan iltica ve niyazı O’na ibâdet ve duâ ile olur.


3.Rabb–Kul Münâsebeti: Bu münâsebet de kulun Rabbini tâzim edip yüceltmesi, O’nun emirlerine boyun eğmesi, acziyet ve tevâzu içinde kul olduğunu îtiraf etmesi şeklinde olur. Bu münâsebeti kurmanın yolu, gerekli kulluk bilince sahip olmaktır. Kur’ân’da bu husus şöyle vurgulanır: “Ey îmân edenler, Allâh’a hakkıyla saygı gösterin !..


4.Ahlâkî Münâsebet: Bu da mü’minin bütün tutum ve davranışlarda ahlâkî olması, Allah ve Rasûlü’nün beyân edip açıkladığı ahlâkî değerleri koruması, Allâh’ın kulları arasındaki ilişkilerini “ahlakî olma” çerçevesinde kurması ve bu konuda son derece hassas olması demektir. Çünkü bunun bir ucunda “kul hakkı” dediğimiz mânevî sorumluluğu son derece büyük olan bir “hak ihlali” söz konusudur. İşte bütün bu münâsebetelerin hakkıyla yerine getirilmesi, ancak Allâh’ın (cc) emirlerine, Rasûlü’nün (sav) sünnetine kâmil bir îmân ve tam bir teslimiyetle mümkün olur. Bunu gerçekleştirecek temel esas, Allah sevgisi, muhabbetullahtır. Muhabbetullah, müslüman olarak yaşamanın temel esasıdır. Kalbinde Allâh’a (cc) ve O’nun yarattıklarına karşı sevgi zâfiyetinde olan kimseler, îmân zâfiyeti içindedirler. Bunun için Peygmaber Efendimiz (sav), “Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş sayılmazsınız” 4 buyurmuşlardır. Yine bir başka hadîslerinde şöyle buyurmştur: “Rab olarak Allâh’ı, din olarak İslâm’ı ve Peygamber olarak Hz. Muhammed’i (sav) kabul eden/ sünnetini benimseyip kabul eden kimse îmânın tadını tatmıştır.” Bu hadiste ifâde edilen ( ضير ( kelimesinin mânâsında “hoşnut olmak, istemek, seve seve kabul etmek, teveccüh, cânı gönülden istemek” mânâları vardır. Birbirine yakın olan bu mânâların hepsi “sevgi ve muhabbeti” anlatmaktadır. Buna göre hadîs-i şerîfin mânâsı şöyle olur: “Rab olarak Allâh’ı, din olarak İslâm’ı ve peygamber olarak Hz. Muhammed’i (sav) cânı gönülden isteyip kabul eden kimse îmânın tadını tatmıştır.



Devamı..

4 görüntüleme

Profdralicelik.com | 2020 Akademik İlahiyat