Skip to content

      Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği Kur’ân esasları ve onların yorumu demek olan sünneti, Hicaz bölgesi halkının inanç dünyasını değiştirmiş, hurafelerden arındırmış, o istikamette yeni hükümler getirmişti. Daha doğrusu, Hz. İbrahim (a.s)’ın getirdiği Haniflikten sapmalar sonucu ortaya çıkan inançlar tekrar aslına döndürülmüş, Kur’ân ve Sünnet’in ana esprisi olan Tevhid inancı ikame edilmişti. Ne yazık ki, Hz. Peygamber’in vefatından çok kısa bir müddet sonra gerek Hicaz bölgesinde gerekse Fetihle genişleyen İslâm dünyasında eski inançlar yahut bölgede kültürel miras olarak devam eden düşünceler, İslam kisvesine bürünerek tekrar devam ettirilmeye başlanmış, Kur’ân’ın “Câhiliye hamiyeti”” diye tavsif ettiği inanç ve düşünceler hatırlatılma gayretine girilmiştir. Bu acı gerçek, İslâm bilginle¬rinin üstün gayretlerine rağmen devam etmiştir. Bu gün İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan ihya hareketleri hep, İslam’ı gerçek hüviyetiyle bidat ve hurafelerden arınmış şekliyle yeniden sunma gayretinden kaynaklanmaktadır.

   “Besmele-i şerîfe ile başlanmayan her işin sonu kesiktir/nasipsiz olur.” (el-Câmiu’s-Sağir, II,92)   Kur’ân’da Neml sûresi 30. âyetinin bir bölümü olan, İslâm’da gerek dünyâ gerek âhiretle ilgili olsun her önemli ve meşru bir işe başlarken mutlaka söylenmesi/okunması tavsiye edilen besmele, kültürümüzde “Besmele Çekmek” tabiriyle ifâde edilen, “Bismillahirrahmanirrahim” cümlesidir. “Allâh’ın (cc) Hz. Peygamber’e (sav) “Yaratan Rabbinin adıyla oku” âyetiyle öğrettiği bu edeb dersi, gerçekten de İslâm düşüncesinin en büyük prensibi olan bir noktaya işâret etmektedir ki o da, Allâh’ın (cc) gerçek varlık olduğu ve her varlığın varlığını O’ndan aldığı husûsudur. Zîra O (cc), bütün varlıkların başlangıcıdır ve her şey O’ndan başlar, her hareket O’nun adıyla olur.

    Ülkemizin ilk mikrobiyologlarından Miralay Dr. Hüseyin Remzi Bey İlmihâl-i Tıbbî’de ilmihal bilgilerinden abdest,  gusül,  namaz,  oruç  gibi  ibâdet  esaslarının  bazılarıyla,  haklarında  fıkhen  haram  ve  mekruh hükmü verilmiş yiyecek, içecek ve giyecekleri ele alır. Bu konuları hem dinî hükümler açısından hem tıbbî 
yönden inceler, insan sağlığına verebilecekleri fayda ve zararların neler olduğunu halkın anlayacağı bir üslûpla anlatır. “Evliyâ Hoca” lakabıyla tanınan Remzi Bey ülkemizde koruyucu hekimlik ve sağlıkla ilgili modern bilgi birikimine katkı sağlamış, tıbbî bilginin halk arasında yaygınlaşması için çaba göstermiş, 
bu konuda çok sayıda eser yazmış, 57 yıllık ömrüne 58 kitap sığdırmış uzman bir tabib, değerli bir bilim adamıdır. Tıbbî İlmihâl’de Prof. Dr. Ali Çelik, Remzi Bey ve eserleri hakkında detaylı bilgiler aktarmış ve 1889’da kaleme alınan bu eseri günümüz Türkçesine çevirmiştir.

   Bilindiği gibi İslam Dini, Allah katında gerçek din olup,’ O’nun hoşnud olduğu, eksiksiz ve tam bir mükemmeliyet içinde yaz’ ettiği, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i de onu tebliğe, tebyIne, ittibâya ve bu konuda kullarını inzar etmeye (uyarmaya) memur ettiği kutla bir dindir. Kur’an-ı Kerim, bu yüce dinin mukaddes kitabıdır. Bu kitap, Cenab-ı Hak’kın yüce katından insanlığa uzanan sağlam bir iptir (hablüi-metin) ki, ona sarılan daima aziz olur ve gözlerin görmediği, akıllarm tasavvur edemediği nimetlerle mükâfatlandırılir. Kur’an, kendisine tabi olanlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını gösterir. Bu konuda genel kâideler ve külli prensipler koyar. Bazı meselelerde de doğrudan düzenleyici normlar getirir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise, Kur’an’ı, Allah’ın kendisine verdiği görev istikâmetinde tebliğ etmiş, açıklamış ve bizzat yaşamıştır. O’nu ahlâkmdan sorulduğu zaman Hz. Aişe (r.a.): “O’nun ahlâkı Kur’an’dı”” buyurarak, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı hayatında nasıl yaşadığını çok açık bir şekilde anlatmıştır. İşte Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri ve takrirleri demek olan “sünnet” kavramı, Allah’ın dinini anlama ve hayata tatbik etmede teorik ve pratik olarak Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu nebevi metotdur.

   Bu çalışmamızda. Peygamber Efendimiz’in Ramazan ayını nasıl geçirdiğini, hadislerin ışığında tespit ederek, bir anlamda Peygamberimiz’in “Ramanaz Günlüğü”nü genel hatlarıyla da olsa okuyucularımızın bilgisiyen sunmaya çalıştık. Belki “O’nun yolunun emekleyen yolcularına” ışık olur diye…

   Bu tesbitler, Ashab-ı Kiram’ın, Peygamberimiz’in Ramazan ayını ihya etme ve oruç ibadetini yerine getirme konusunu neler yaptığına dair, O’ndan gördükleri ameller, kendisinden işittikleri tavsiye ve teşviklerden bize intikal eden en kıymetli bilgilerdir.

   Halkımızın sahip olduğu dînî bilgileri, özellikle Hadis/Sünnnet bilgisi, bugün, konunun uzmanı pek çok kimse tarafından kritik edilmekte ve bu konuda bir takım yanlış öğrenme ve anlamaların olduğu tespit edilmektedir. Bu yanlış bilgiler ve anlamalar ise, toplumsal hayata farklı şekillerde yansımakta, dînî bir takım problemlerin doğmasına sebep olmaktadır. Ortaya çıkan problemin, şüphesiz en doğru bir şekilde çözülmesi gerekir. Ancak probleme gerçekçi bir çözüm getirebilmek için, her şeyden önce, problemin kökeninde yatan “yanlış öğrenme ve anlamaların kaynağının” tespit edilmesi lazımdır. Yani, eğer çok sayıda uydurma veya asılsız sözler, Hz.Peygamber’e izâfe edilerek halk arasında hadis diye öğrenilip, bunlar esas alınarak İslâm’ın rûhuna uygun düşmeyen açıklama ve yorumlar, dinin bir emriymiş gibi yayılmış ise, evvela yapılması gereken, bu yanlış bilgilerin halka nasıl ve hangi yolla ulaştığının ve halk arasında yaygınlaştığının tespit edilmesi; halkın hadis bilgisinin bilgi kaynaklarının neler olduğunun bilinmesi olacaktır. Artık ancak bundan sonra yapılabilecek çalışmaların probleme çözüm getirebilme ihtimalinden söz edilebilir.

   Toplumun bir kesimi, eğitimsizliğin ve dini cehaletin sonucu hurafelere düşerken, bir kesimi de toplumun yapısını pek fazla önemsemeden keskin tavırlar almak suretiyle tekfir etme derecesine varan anlayışlar içinde görülmektedir. Bunun yanında Peygamberin Allah tarafından seçilmiş olmasının gereği olarak bulunan bazı özellikleri reddedilerek beşerilik vasfı öne çıkarılıp, Peygamber ve O’nun sünnetine karşı tavır alan düşünceler ortaya çıkmaktadır. Günümüz insanı bu ikilem arasında gidip gelmektedir. Biz bu çalışmamızda kavram ve mahiyet olarak sünnet ve bid’at kavramlarının teorik bir araştırmasını yapmaya gayret ettik.

   Hz. Peygamber’in sözleri, filleri ve takrirlerine (onaylama) sünnet denildiğini biliyoruz. Başka bir ifade ile Sünnet; Kur’an’ın yaşanmış bir tefsiri, Islam’ın pratik -ve de örnek bir tatbikidir. Böyle olması hasebiyle her bir müslüman sün-neti öğrenmeyi ve onu en doğru bir şekilde yaşamayı kendisine ideal edinmiş, hayatının her noktasında Sünnet’in  izlerini görmenin gayreti içinde olmuştur. Özlemi çekilen bu idealin gerçekleştirilmesi konusunda pek de başarılı olunduğu söylenemez. Şüphesiz müslümanın hayatında Sünnet’in pratik olarak izlerini görmek mümkün-dür. Ancak, bunların daha çok bireysel boyutta kaldığı, top-lumsal yönünün ise kısmen ihmal edildiğini görüyoruz. Hâl-buki Sünnet’in daha geniş kapsamlı olduğu, sadece ferdin Allah ile olan mânevi ilişkilerini, bireysel davranışlarını dü-zenlemek değil, onun dışında sosyal hayatla ilgili davranış-larını da düzenlediği, bu konuda öneriler getirdiği de bilinen bir hakikattir. Çünkü İslam medeniyeti, referanslarını Kur’an ve Sünnet’ten alan bir medeniyet olmakla birlikte, geçmişte yaşanmış, işlevini bitirmiş ve arşive kaldırılmış bir medeni-yet değildir. İslam medeniyeti yaşayan bir medeniyettir. Müslümanın bulunduğu her yerde az veya çok o medeniyetin izleri görülmektedir. Kültürde, sanatta, edebiyatta, mimaride bu medeniyet, belli oranlarda Kur’an ve Sünnet’ten izler, renkler ve tonlar taşımaktadır. Ancak günümüzde Sünnet’in medeniyet unsurların’ oluşturan gerek toplumsal gerekse evrensel yönünün ihmal edildiğini yapılan ilmi çalışmalardan görmekteyiz..

   Kültürümüzü oluşturan temel dinamiklerin en önemlilerinden biri de inanç değerlerimiz ve onların etrafında oluşan kabullerdir. Bunların da kaynağı Allah ve Peygamber inancıyla bu inancı besleyen, Kur’an ve Sünnet/Hadislerdir. Türkler İslâmiyeti kabul ettikleri daha ilk günden itibaren, bu temel kaynaklarla iç içe olmuşlar, onları okumaya, anlamaya, onların sunmuş olduğu bilgiler ışığında yeni değer yargıları oluşturmaya başlamışlar ve insanlık tarihine, İslam medeniyeti gibi eşsiz bir medeniyeti, bu değer yargılarıyla takdim etmişlerdir. İslam medeniyetinin oluşmasında en büyük katkıyı Müslüman Türkler yapmışlar, onu yüceltip geliştirmişlerdir. O kadar ki, batıda “Müslüman” tâbiri, daima Türk’ü ve Türk milletini; “Türk” kelimesi de Müslümanlığı ve islâmiyet’i çağnştırmıştır. Bu da bizim için, kültürel kimliğimizle etnik kimliğimizin iç içe nasıl kaynaştığını göstermesi açı-sından önemlidir. Kültürel değerlerimizi oluşturan bilgi kaynaklanmız arasında olan Kur’an ve Sünnet/Hadis, sadece dini hayatı-mızı, inanç değerlerimizi oluşturmada değil, aynı zamanda getirdiği evrensel ilkelerle, hayatı nasıl algılamamız gerektiğini belirleyen, bir dünya görüşü çizen bilgi kaynağıdır. Bu bilgiler toplum fertlerine tarih boyunca, bazen salt Kur’an ve Hadis bilgisi, bazen bir Edebiyat ürünü (ister manzum olsun ister mensur olsun), bazen de mimâri eserler vücuda getirme şeklinde sunulmuş, toplumsal kabul görmüş ve onun etrafında “değerler” oluşmuş ve bu değerler kurumlaşarak “Medeniyet” dediğimiz bir o lguyu meydana getirmiştir.

   Yunus Emre ve şiirleri üzerine çok yazılar, kitaplar yazıldı, daha da yazılacak.Hepsinde de anlatılan ortak tema “Yunus Emre’yi anlamak”. Niçin Yunus Emre’yi anlamak? Tabii ki böyle bir sorunun tek bir cümleyle cevaplanması oldukça zor; bunun farkındayım.Ama aslolan zoru başarmak; başarılamasa da o yönde çaba sarfetmek, himmet ve gayret içinde olmak değil mi? İşte bu düşüncelerle önsözü yazmaya böyle bir soru sorarak başladım, onu ve onun yüklendiği misyonu daha iyi görelim, değerini anlayalım diye. Yunus Emre’yi anlamak niçin zordur? Çünkü o, tarihin belli bir döneminde yaşamış, bir misyon icrâ etmiş ve her fâni gibi, o da mukadder vakit gelince, emânetini Hakka teslim ederek ebediyete intikal etmiş bir şahsiyetten bah-setmiyoruz; bahsimize konu olan, asıl anlaşılması gereken, Yunus’un şahsında sembolize edilen bir Medeniyet’tir. Bunun içindir ki, “Yunus Emre’yi anlamak” demek, bir medeniyeti ve onun temel dinamiklerini anlamak demek-tir.Müslüman Türk milletinin İslam Medeniyeti’ni nasıl okuduğu, onun ilke ve esaslarını, inanç olarak, ahlâk olarak, kültür ve medeniyet unsuru olarak kendisine nasıl mal ettiğini, Yunus Emre’nin diliyle ifâde edilişini anlamak demektir.Bunun içindir ki, artık “Yunus Emre” ismi, beraberinde İslâm’m insanlığa armağan ettiği Medeniyeti çağrıştırmaktadır.Evet, Yunus Emre tarihi bir şahsiyettir.

Gizlilik Politikası Designed using Unos. Powered by WordPress.

Translate »